1. Toprak ve Dostluk
Sabahın ilk ışıkları yavaşça toprağın üzerindeki çiğ tanelerine dokunurken, köyün sessizliğini yalnızca uzaklardan gelen horoz sesi bölüyordu.
Turgan, her pazar yaptığı gibi elinde küçük bir kürekle bahçeye çıktı. Toprak, gece boyu serinliğini korumuş, güneşi özler gibi sabırsızdı.
Dizlerini çimenlerin üzerine koyup toprağı eşelerken, yüzüne hafif bir gülümseme yerleşti. O anda arkadan tanıdık bir ses duyuldu. “Yine erkencisin, Turgan!” dedi Hasan, elinde iki bardak çayla yaklaşırken. Buharı tüten çaylar sabahın serinliğine inat sıcacık kokuyordu.
“Toprak sabahı sever,” diye yanıtladı Turgan. “Birlikte çalışınca bereketi de artar.” Hasan, bir bardak çayı uzattı. “Toprak da dostluk gibidir,” dedi düşünceli bir sesle. “Ne kadar emek verirsen, o kadar karşılık alırsın.”
O pazar günü, sadece bahçedeki fideler değil, yıllardır süren dostlukları da biraz daha kök salacaktı.
Ve belki de, o kökün yankısı gökyüzüne kadar uzanacaktı.
Uzay'da cok sessizdi. Aynı nefesi soluyan ve gözlere, kulaklara sahip olan evrenin başka bir yerinde, Lyra, Orion ve küçük Emyra benzer bir sessizlikle o sabaha uyandılar.
Onlar sabahları uyuyan akşamlar, akşamları uyanıyorlardı; dünyalılar gibi değil, ama evrenin ritmiyle uyumlu bir biçimde. Derin bir sessizlik içinde, Lyra, Orion ve küçük Emyra arayışa girdi; yıldızların arasında, rengârenk ve gizemli bir dünyayı bulmak için…
O gece, sanki yalnızca yıldızların nefesi duyuluyordu.
Lyra, Orion ve küçük Emyra, uzun süren bir tartışmanın sonunda karar verdiler: Dünyalıların arasına ineceklerdi.
Dünya… onlar için kitaplardan tanıdıkları, rengârenk, gizemli ve umut dolu bir yerdi.
Ama güzellik o kadar fazlaydı ki, nereye ineceklerini bile bilemediler.
Gemilerindeki küçük arı Taco, her zamanki gibi burnuna güveniyordu.
Taco’nun sisteminde bir seçenek vardı: “Tesadüf Modu.” ...
Ve o anda, gemi karanlık boşlukta dönerken, küçük ışıklar arasında bir sinyal belirdi —
yeşil, nemli ve canlı bir sinyal. Taco, hafif bir vızıltıyla yönünü oraya çevirdi.
Lyra gülümseyerek, arının parlak gözlerine baktı.
“Belki de,” dedi, “en doğru yer, kalbin seçtiği yerdir.”
Taco kuyruğunu salladı, birkaç kez vızıldadı ve ince bir sesle duyurdu:
“Enez – ışığı hiç sönmeyen bir nokta. Viz viz viz...”
Orion haritaya baktı.
Deniz kıyısında, güneşin altın gibi parladığı küçük bir kasaba gördü.
Emyra’nın gözleri heyecanla büyüdü.
“Oraya gidelim!” dedi. “Belki de gerçek hikâyeler oradadır.”
Uzay gemisi, sessizce yön değiştirdi. Gövdesi boyunca mavi bir ışık dalgası süzüldü; Lyra’nın elleri kontrol panelleri üzerinde nazikçe dolaşıyordu. Geminin içi, yıldız tozunun solgun ışıltısıyla doluydu — sessiz ama canlı, sanki evrenin kalbi atıyordu.
Yolculuk uzun sürmüştü. Galaksilerin kenarından geçerken, Emyra camın ardından devasa gaz bulutlarını izledi; mor, turuncu, yeşil… Her biri bir hikâye, bir başlangıç gibiydi.
Fakat onların dünyasında hikâyeler yalnızlıktan doğardı — her yıldız, kendi ışığında parlayan bir yalnızlık taşıyordu.
Lyra başını kaldırdı, Orion’un omzuna hafifçe dokundu.
“Dünyalılar birbirine yakın yaşıyor,” dedi sessizce. “Belki de bu yüzden onların ışığı farklı.”
Orion gülümsedi, haritaya bir kez daha baktı.
Ekranda beliren isim yavaşça okunaklı hale geldi: Enez.
Uzay gemisinin ışığı, Enez’in üzerindeki bulutları yararak geçti.
Sonra, gökyüzünden üç gölge indi: Anne Lyra, Baba Orion ve kızları Emyra.
Onlar, her yıldızın tek başına parladığı, hiçbirinin diğerinin ışığını göremediği bir yerden gelmişlerdi.
Ama şimdi, ilk kez, ışıklarını paylaşacakları bir dünyaya iniyorlardı.
Dünya farklıydı. Gürültülü, rengârenk, karmaşık… ve yine de canlıydı.
Gemi, akşam rüzgârının arasında süzülerek Enez’in kıyısındaki bir tarlaya indi.
Sarı başaklar dalgalandı, sanki yeni gelen misafirleri selamlar gibiydi.
Çevrede inekler otluyor, günebakanlar yüzlerini güneşe dönüyordu.
Lyra derin bir nefes aldı.
Toprağın, tuzun ve güneşin kokusu içini doldurdu.
“Burası,” dedi sessizce, “burası yaşamak için bir yer olabilir.”
Ve o gün karar verdiler: Enez’de yedi gün kalacaklardı.
Bu yedi günü öyle dolu yaşayacaklardı ki, hikâyeleri bir gün yıldızlara kadar ulaşacaktı.
2. Birinci Gün – Söğüt Ağacının Altında
İlk geldikleri gün, tarlanın ortasında yaşlı bir söğüt ağacı duruyordu.
Dalları yere kadar sarkmış, rüzgârla birlikte usulca salınıyordu.
Etrafı incir, badem ve dut ağaçlarıyla çevriliydi.
Hele o dutlar…
Simsiyah, iri tanelerle doluydu.
Lyra ile küçük Emyra onları görür görmez heyecanlandı, ağızları sulandı.
Ama Lyra, dutlara uzanmadan önce kızına dönüp gülümsedi.
“Henüz bu yerin kurallarını bilmiyoruz,” dedi.
“Eğer dost olmak istiyorsak, önce dinlemeliyiz.”
O gün dutlara dokunmadılar.
Sadece söğüdün gölgesine oturup rüzgârı dinlediler.
Toprağın tuzlu, tatlı, deniz kokan havasını içlerine çektiler.
Yere düşen birkaç dutu belki tattılar — ama gizlice, usulca.
Zaman ağır ağır akarken çevreyi keşfetmeye başladılar.
Tarlanın arkasında eski bir taş bina buldular; duvarları yosun tutmuş, pencereleri kırılmıştı.
Bir zamanlar bir marangoz atölyesiymiş.
Hemen yanında terk edilmiş bir sanat evi ve küçük bir mandıra vardı.
Orion, taş duvarlara elini koydu.
“Burası hâlâ sıcak,” dedi alçak bir sesle.
“Sanki bizi bekliyormuş gibi.”
Lyra gözlerini kapadı.
Rüzgâr bir an durdu, söğüt yaprakları kıpırdamayı kesti.
Ve o sessizlikte hepsi aynı şeyi düşündü:
Burası onların yeri olmalıydı.
O gün karar verdiler.
Atölyeyi, sanat evini ve mandırayı birlikte onaracaklardı.
Orada hem çalışacaklar, hem öğrenecekler, hem de dostluklarını toprağa kök gibi işleyeceklerdi.
Toprak, rüzgâr, deniz ve dostluk...
Hepsi o tarlada bir araya geldi.
Ve her şey, bir söğüdün gölgesinde verilen küçük bir sözle başladı.
3. Pazar Meydanı
Güneş tarlanın üzerindeki başakların üzerinden yükselirken, Lyra, Orion ve Emyra söğüt ağacının gölgesinden kalktılar.
“Taco, bugün keşif günü,” dedi Emyra heyecanla. Taco öyle sevimli bir ariydi ki, heyecanlandığında kanatlarının sesi bile gülümsetiyordu.
Lyra tarladan kasabaya doğru yürürken etrafa bakıyordu. “Toprak güzel, ama insanları da tanımalıyız,” dedi. Orion başını salladı: “Her yerin ruhu, insanlarıyla yaşar.”
Kasabaya vardıklarında, pazar kurulmuştu. Tezgâhlarda taze meyve, sebze, peynirler, ev yapımı reçeller ve sıcak ekmekler vardı. Lyra, Emyra ve Orion biraz durakladılar, ama Emyra bir kelimeye takıldı:
“Pazar!”
“Pazar mı? Ne demek bu?” diye sordu Lyra.
Kasabanın yaşlı pazarcısı gülerek cevap verdi:
“Ha, pazar! Her hafta kurulur. İnsanlar alışveriş yapar, muhabbet eder, çayını içer, komşusunu görür.”
Lyra ve Emyra kelimeyi tekrar tekrar söylediler:
“Pazar… Paa-zaaar… taze fasulye, cicek fasulyee!”
Taco da kuyruğunu sallayıp onlara eşlik etti.
Orion pazarda dolaşırken komik anlar yaşandı: Peynir tezgâhındaki kasabalı: “Gel bakalım, yoğurdum taze, tat!” Emyra, tadını alır almaz yüzünü buruşturdu: “Ekşi mi bu? Ama eğlenceli!” Lyra gülerek: “Belki de Dünya’nın tatları böyle farklı ve güzel.”
Derken, pazarın köşesinden yüksek sesli bir kahkaha duyuldu. Küçük Emyra merakla oraya doğru koştu. Tezgâhın yanında, yaşlı bir amca, ellerini havaya kaldırmış, şiveyle anlatıyordu:
“Ahhhh bak hele! Dün gece eşimle öyle bir kavga ettik ki, aman Tanrım! Çığlık çığlığa, tabaklar uçtu, yastıklar havada… Şimdi ben pazara geldim, diyorum ki ‘Eşimi bulamıyorum!’”
Lyra gülümsedi, Emyra kahkahasını tutamadı. Amca devam etti:
“Baktım pazara, her yer tezgâh, sebze, peynir… yok, yok, bulamıyorum! ‘Aman Allah’ım,’ dedim, ‘bu kadar kavga ettik, şimdi pazarda kayboldun mu eşim?’”
Orion da gülmeye başladı: “Peki, nerede olabilir peki?”
Amca, eliyle başını kaşıyarak devam etti:
“Biliyonuz ya, Trakya kadını her yerde bir adım önde, akıllı, uyanık… Belki domates tezgâhında, belki peynirin yanında… Şimdi ben geziyorum, geziyorum, ‘Hanım?’ diye soruyorum, yok! Şimdi pazarda arıyorum, bulamıyorum!”
Lyra ve Emyra gülmekten yerlere yatacak gibi oldular.
“Amca,” dedi Lyra, “pazarda herkes sizi duyuyor. Ama sanırım eşiniz sizi biraz daha komik duruma düşürmek istiyor.”
O sırada kasabada yürüyen yaşlı bir öğretmen yanlarına geldi. Küçük Emyra’yı elinden tutup gülümseyerek açıkladı:
“Bakın çocuklar, ‘pazar’ kelimesi eskiden ‘tanrıların günü’ anlamına gelirmiş. Hafta yedi günmüş ve yedinci gün, insanlar hem dinlenir hem alışveriş yaparmış. Eskiden pazarı sadece mal almak için değil, birbirini görmek, sohbet etmek ve gülmek için kurarlarmış.”
Lyra şaşkınlıkla dinledi: “Vay canına, demek bu yüzden insanlar hep güler yüzlü ve eğlenceliler.”
Emyra gözlerini büyüterek tekrar etti:
“Pazar! Paa-zaaaaar! Viz viz viz! Tanrıların günü!”
Taco da mutlu bir şekilde vızıldadı.
Gün boyunca üçlü: Ev yapımı peynirlerden tattı, Sıcak ekmeklerin kokusuna hayran kaldı, Dut reçeli, vişne ve elma tatlarıyla kahkaha attı, Küçük bir mandırada süt sağmayı denedi ve komik şekilde biraz süt üstlerine sıçradı.
Kasaba halkı Trakya şivesiyle onları gülümsetti: “Hah! Baksanıza, uzaylılar da bizim pazarımıza hayran kaldı beya!” “Gel oğlum, tadına bak, sonra alın!”
Lyra günün sonunda başını yaslayıp söğüt ağacına baktı:
“Toprak, dostluk ve artık pazar… Hepsi aynı günün hediyesi oldu.”
O gün karar verdiler:
Sadece tarlada değil, kasabada da gülüp öğrenerek dostluk kuracaklardı. Ve küçük Emyra her defasında “Pazar! Paa-zaaaar!” diye bağırıp herkesi güldürecekti.
4. Söğüt Ağacında Gece, Gizem ve Hikâyeler
Akşam olmuştu bile. Evlerine gelir gelmez, pazardan topladıkları taze yiyecekleri hazırlamaya koyuldular. Herkes kiloyla alışveriş yaparken, Lyra, Orion ve Emyra daha sakin ve tane tane aldı. Çünkü günlük yemek almayı, tadına vararak yemeyi tercih ediyorlardı.
Kasaba halkı önce onlara gülüyordu, ama uzaylı aile fark etmedi; kendi ritimlerinde, kendi keşif yolunda ilerliyorlardı. O akşam, bir karar verdiler: O asksam, kahvaltı yapacaklardı. Pazardan aldıkları taze sebzeler, zeytinler ve peynir masanın üzerinde dizilmişti. Çay da vardı, taze demlenmiş. Lyra ve Orion dikkatle masayı hazırladı, Emyra ise peynirlerin ve sebzelerin yanına dut reçelini koydu; gözleri reçelin parlaklığıyla parlıyordu.
Burada, Trakya’da peynirin ne kadar lezzetli olduğunu fark ettiler; sanki Bulgaristan ve Yunanistan’dan gelen dakilere benziyordu. Emyra bir yerlerde okumuştu; bu halkların birbirleriyle olan uzun, sessiz ama derin sevgilerini…
Onlar için bu sadece bir kahvaltı değildi; dünyalıların günlük yaşamına dair bir pencereydi, toprağa, emeğe ve dostluğa dair sessiz bir ders.
Kahvaltılarını hazırladıktan sonra, hepsi tarladaki söğüt ağacının altına geçtiler. Sabahın serinliği ve hafif rüzgar, masadaki yiyecekleri daha da davetkâr kılıyordu. Lyra, Orion ve Emyra otururken, bir yandan toprağın kokusunu, bir yandan da kuşların cıvıltısını dinliyorlardı.
Dünyalıların küçük ama değerli ritüelleri, onların evrenden getirdiği sessiz arayışla birleşiyordu. Her lokmada, insan emeği, sabır ve dostluk tadı vardı; Lyra, Orion ve Emyra için bu, kitaplarda okuduklarından çok daha güçlü ve gerçekti.
O aksam, ay isiginin altında kahvaltı yapmak, uzaydan gelen üç gezgin için yalnızca karınlarını doyurmak değil; dünyayı ve onun sessiz, köklü sevgisini hissetmekti.
Geceyi birlikte, gökyüzü yıldızlarla doluyken, küçük bir tenekenin içinde ateş yakarak geçirdiler. Sıcacık ateşin etrafında otururken, Lyra gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldı.
“Biliyor musunuz,” dedi Lyra, “insan neyi arıyorsa, aslında onu kendi içinde taşırmış.”
Orion başını salladı: “Belki de Dünya’nın güzelliği ve insanların sıcacık halleri, bize hep kendi kalbimizi hatırlatıyor.”
Emyra küçük bir sesle mırıldandı: “Yıldızlar da burada, tepemizde… Sanki onlara da anlatacak bir hikâyemiz varmış gibi.”
Söğüt ağacının dalları usulca sallanıyor, rüzgâr hafifçe yapraklara dokunuyordu. Ateşin sıcaklığı, çayın buğu gibi kokusu ve gece sessizliği, hepsini derin bir huzura sürüklüyordu.
Lyra gözlerini kapadı, Orion elini kızının omzuna koydu. Emyra ise küçük yastığını sıkıca tuttu.
O gece, üçlü yıldızların altında, hem kendi içlerini hem de Dünya’nın gizemlerini hissetmiş olarak, sessiz bir huzurla uykuya daldı.
Ve söğüt ağacı, geceyi onların bekçisi gibi korudu.
1. Erde und Freundschaft
Übersetzung hier... (deutsche Version dieses Abschnitts)
2. Der Erste Tag – Unter der Weide
Übersetzung hier...
3. Der Sonntagsmarkt
Übersetzung hier...
4. Nacht unter der Weide, Geheimnisse und Geschichten
Übersetzung hier...
1. Earth and Friendship
Translation here... (English version of this part)
2. The First Day – Beneath the Willow Tree
Translation here...
3. Sunday Market
Translation here...
4. Night under the Willow, Mystery and Stories
Translation here...